Sakın Konuşma Film Eleştirisi

 

"Sakın Konuşma", 80'lerin ikinci yarısından itibaren öne çıkan, 90'larda artış gösteren psikolojik gerilim türündeki filmlerin son örneği olarak karşımızda. Adrian Lyne'in yönettiği, "Fatal Atteraction - Öldüren Cazibe" (1987) gibi örnekleriyle zirveye çıkan bu türün en önemli özelliği, bir "sapık" kişiliğin veya kişiliklerin, kutsal aileyi tehdit etmesi ve ailenin bu beladan kurtulmak için mücadele vermesidir. Mesaj gayet açıktır: Kutsal aile kavramı, her şeyin dinamiğidir ve kurtuluş her zaman bu kavrama daha da sıkı sarılmakta yatar. "Sakın Konuşma" da, bu mihval üzerinde ilerleyen, kutsal aile kavramına vurgu yapan ama bunun yanında da türün belli kalıplarını değişikliğe uğratan, (özellikle hikaye yapısıyla) eli yüzü düzgün bir çalışma...

 
Türün diğer belirgin örneklerinden en önemli farklarından biri, aileyi tehdit eden faktörün sapık veya sapkın kişiler olmayıp, bir elmasın peşinde olan, sadece kötü diyebileceğimiz bir çete olması. Yine bir diğer önemli fark da, genelde aileden birinin yaptığı bir hata (örneğin ihanet, hile vb.) sonucu sapık karakterin aile üzerinde baskı yaratması durumunun "Sakın Konuşma"da söz konusu olmaması. Olaylar, filmin baş kahramanı, New York'un ünlü psikiyatristlerinden Nathan Conrad'ın (Michael Douglas) tamamen iyi niyetle, eskiden çalıştığı akıl hastanesinde görevli bir arkadaşı olan Sachs'ın (Oliver Platt) ricasını kırmayarak onun genç bir hastasına yardım etmesiyle başlıyor. Yani yapılmış bir hata yok, sadece iyi niyet var... Hikaye, kabaca üç hatta dört koldan ilerliyor. Conrad'ın, hasta genç kızla (Britanny Murphy) ilişkisini izlerken, diğer yandan da çeteyi ve ellerinde rehine olan Conrad'ın kızını izliyoruz. Conrad'ın bacağı kırık olduğu için hareket edemeyen karısıyla çetenin arasındaki aksiyon dengeli bir biçimde işlenirken (çetenin yerinin belli olmasından sonra içlerinden birinin onu öldürmeye çalışması), sert kadın dedektif de maceraya dahil ediliyor. Senaryo, türün belli kalıplarını genişletmeye çalışırken, dramatik öğeleri ve karakterleri, yer yer klişelere izin verse de elinden geldiğince derinleştiriyor. Hikayeyi farklı kollardan ilerletmek kuşkusuz yeni bir fikir değil, ama psikolojik gerilim geleneksel şablonlarını kullanırken, hikayeyi böyle kurmak seyircinin ilgisini, merakını diri tutmaya çok yardımcı oluyor. Çünkü, artık 90'lar bitti ve bu türün, alıştığımız biçimde iki veya üç kişi arasında yaşanan gerilimi seyirciyi tatmin etmiyor.
 
Filmin en hoş yanlarından biri de, genellikle kötü tarafta gördüğümüz psikolojik rahatsızlığı olan kişiyi bu sefer iyi tarafta göstermesi. Conrad'la genç kız arasındaki sahneler, psikanaliz açısından da ilgiyle takip edilirken; Conrad'ın kızını kurtarmak için Elizabeth'le kurduğu ilişki giderek bir baba-kız ilişkisine dönüşüyor. Conrad'ın genç kıza ulaşma çabası, onun, babasının ölümüyle yaşadığı şoku atlatma çabasına yardımcı olması, olabildiğince derin işleniyor. Tabii ki bunda karakterlerin iyi yaratılmış olmasının etkisi olduğu kadar, usta oyuncu Michael Douglas ve genç oyuncu Britanny Murphy'nin inandırıcı ve abartıya kaçmayan yorumlarının da etkisi büyük... Kutsal aile mesajı, "Sakın Konuşma"da alttan alta işlenip, finalde belirginleşiyor. Ama bu sefer, akli dengesi karışmış bir kızın, ihtiyacı olan aile sıcaklığına kavuşması şeklinde veriliyor bu mesaj. Maddi değerler peşinden koşan soygunculara karşı, maneviyatın zaferi şeklinde özetlenebilecek bir başarı bu...
 
Senaryonun olumlu yanlarının yanında, bazı tökezlemeleri de mevcut. Örneğin, finalde illa ki gerekli olan, kadın dedektifin hikayeye katılması biraz zorlama olmuş ve bir türlü inandırıcılık kazanmıyor. Bu da sanırım, kitabı okumasam da, uyarlama olmasının bir sonucu... Ayrıca finale kadar belli bir düzeyin altına düşmeyen kaliteli gerilim çizgisi, final bölümünde "olmazsa olmaz" klişelere (örneğin iyi adam ve kötü adam yumruklaşır) boğulması. İyi çizilmiş ve Sean Bean tarafından iyi yorumlanmış kötü adamın, yine alıştığımız Hollywood işlerinde olduğu gibi finalde kendisine yakışmayacak şekilde acemileşmesi, filmin etkisini azaltan unsurlardan biri... Ama sonuçta bu bir Hollywood filmi, bazı şablonlar kullanılmadan bu filmleri yapmak mümkün görünmüyor, en azından şimdilik...
 
Son söz olarak da, filmin değerinin ve kalitesinin yükselmesinde en önemli faktör; "Things To Do In Denver When You Are Dead - Karışık İlişkiler"le yeteneğini gösteren ve 90'ların en iyi gerilimlerinden birine imzasını atan, "Kiss The Girls - Kızları Öp"te ise kötü bir senaryoya rağmen yeteneğini hissettiren Gary Fleder'ın kamera arkasında olması. Kişisel olarak da çok sevdiğim ve Hollywood için de özel bir dönemi ifade eden 70'ler Amerikan sinemasının renkleri, "Sakın Konuşma"nın içine sinmiş. Sadece renkleriyle değil, kurduğu atmosferle de Fleder, o dönem sinemasından çok feyiz aldığını gösteriyor ve o dönemin ustalarına da belli ki bir selam yolluyor. Gary Fleder, eline iyi bir senaryo geldiğinde, onu peliküle aktarırken, değerini daha da arttıran bir yönetmen. "Sakın Konuşma" gibi teknik açıdan iyi yazılmış, hoş gelişmelere ve buluşlara sahip bir senaryoyu da, iyi değerlendiriyor ve filmin çizgisini yukarı çekiyor. Sonuç olarak, türün belli kalıplara bağlı kalsa da, gayet iyi yazılmış ve iyi çekilmiş bir film, "Sakın Konuşma". Daha da ötesini beklemek zaten filme de haksızlık olur...
 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !