Hücre Film Eleştirisi

 

90'lar sinemada türlerin içiçe geçmesinin doruğa çıktığı yıllar oldu. En ummadığınız türler bile birbiriyle bağdaşabiliyor artık; komediyle macera, dramla gerilim derken, bilim-kurguyla westernin bile birleşebildiğine tanık olduk. Çeşitlemelerin ardı arkası kesilmedi. Türe yenilik getirme çabaları, içerdiği riske rağmen, senarist ve yönetmenlerin rağbet ettikleri bir kavram olarak ortaya çıktı. Videoklip ve reklam dünyasından beyazperdeye transfer olan son isim Tarsem de ilk filmi "Hücre"de seri-katilli gerilimlerle bilimkurguyu çiftleştirmeye soyunmuş ve bu harmanlamanın sonucunda da ortaya sıradışı bir karışım çıkarmış.
 
Seri-katilli gerilim türü 90'larda "Silence Of The Lambs - Kuzuların Sessizliği" ve "Seven - Yedi" gibi iki önemli başyapıt çıkarmıştı. "Copycat - Kopya Cinayetler" ve "Kiss The Girls - Kızları Öp" gibi filmler ise yenilikten uzak yapılarıyla kalıcı filmler olmayı başaramamışlardı. Tür açısından bakıldığında "Hücre" yeni bir noktaya oturuyor. Çünkü senarist "katili yakalayıp kurbanı kurtarma" formülünü daha filmin başında geçersiz kılıyor. Formül yeniden düzenleniyor ve "katile ulaş kurbanı kurtar"a dönüşüyor. Böylece, seyirciye değişik bir bakış açısı veriliyor. Karşımızda yine zalim bir katil var ama bu kez katilin iç dünyasına ulaşmak amaçlanıyor. "Kötü" katilin geçmişi ve bilinçaltının sunumu da, bir yerde "kötülüğün doğası" ya da "insanın doğumunda boş bir kağıt" olup olmadığı sorularına kadar taşıyor seyirciyi...
 
Gerilim türündeki formül değişikliğinin yanında "Hücre"nin incelemeye değer ikinci özelliği yönetmenin görselliğe yaklaşımı... Yaygın olarak "videoklip estetiği" olarak bilinen ve beyazperdede varlığını 80'lerden itibaren hissettirmeye başlayan bu anlayış; 90'larda ise kurguda artan hızla daha çok önem kazandı. Bol kesmeli - hızlı kurgu daha çok aksiyon filmlerine damgasını vururken, MTV neslinden bir grup yeni yönetmen de görselliği vurgulayarak türlere yenilik getirmeyi denediler. Görsellik bazen kara-filme göz kırptı (Alex Proyas - "The Crow - Ölümsüz Aşk", "Dark City - Gizemli Şehir"), bazen gerilimlerde atmosferi yarattı (David Fincher - "Alien 3 - Yaratık 3", "Seven -Yedi"), bazen de hayal dünyalarını renklendirdi (Spike Jonze - "Being John Malkovich"). Tarsem de "Hücre"nin hemen her sahnesinde görsel malzemesiyle seyirciyi etkilemeyi amaçladığını vurguluyor. Genç yönetmenin, Fincher, Proyas ya da Jonze gibi videoklip geçmişine sahip diğer yönetmenlerden farkı ise bu görselliği pervasızca kullanması... Senaryonun sunduğu olanaklardan sonuna kadar faydalanan yönetmen, öncelikle bu tür görselliğe alışmış seyirciye oynuyor ve de ilgi çekmeyi başarıyor.
 
Filmin oyuncularından ise en büyük takdiri Vincent D'Onofrio hakediyor. John Malkovich'inkilerle yarışabilecek bir "kötü adam" portresi çizen D'Onofrio, kuşağının en iyi oyuncularından biri olduğunu da bir kez daha kanıtlamış oluyor.
 
"Hücre", hem üstün görsel sunumu ve görsellik yoluyla çeşitli sanat dallarına yaptığı göndermeler, hem de türe yaklaşımı ve getirdiği yenilikle ilgiyi hakeden ve de yönetmeni Tarsem'in yeni çalışmalarının beklenmesi gerektiğini müjdeleyen bir film... 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !